Eşimin Aydın Ses Gazetesinde yayımlanan son yazısını sizlerle paylaşıyorum.

YÜREĞİMDEKİ YAZ GÜNLERİ
Sıcaklar aldı başını gidiyor. Ne klimalar avutuyor nede derin dondurucuların haşmeti. Tatil köyleri ve Deniz kenarındaki Oteller havuzlarına torbalar dolusu buz atıyor, ruh derinliklerinde Aysberg yaratmak için. Eskiler nasıl baş etmiş, teknelojinin sahne almadığı yıllarda, hayret.
Çok küçükken Ramazan ayı yazın sıcağına rastlamış. Evlerin bahçelerine kamelya gibi tahtalık yapılır, serin olur diye altına yiyecekler saklanırmış. Gece de “Cibinlik” içinde yatılırmış. Yoğurt bozulmasın diye bez torbasıyla çamaşırlığın çatısına asardı anneannem. Karınca gelmesin diye, anam su dolu çinko kabın içine koyardı, tereyağı sahanını. Ama karıncaların iyi bir yüzücü olduğu hep unuturdu, sonra nasıl üzülürdü rahmetli. Bedeninde karınca gezmiş tereyağı da hiç çekilmez hani. O zamanlarda buzdolabı parmakla gösterecek kadar az. Elektrik sıkıntısı olduğundan buz fabrikasında buz sınırlı, herkes kuyrukda. Madrandan, Paşa yaylasından kıl çuvallara sarılı kar gelirdi, Jeep’ler dolusu. Kabara ayakkabılı köylüler elinde testere mahalleyi aşındırırlardı at sırtında. Kahvehaneler, lokantalar küplerin, kazanların ve fıçıların içine kar, buz doldururlar öyle soğuturlardı içeceklerini. Yiyeceklerin saklandığı tel dolapları hatırladınızmı? Gelin kızın çeyizi gibiydi onlar, buzdolapları gelene kadar. Yaz geldimi bahçeye göçülürmüş. Osmanbükü tarafında Marangoz dedemin incir bahçesi vardı, limoncu kuyusunda. Babam gün batımında Trenle gelirdi Aydın’dan. Koşardık Tren’in durduğu yere onu karşılamaya, iğde ağaçlı irimden soluk soluğa. Bazen elinde bez torbaya sarılı buz olurdu, yalardık File’den akan damlacıkları abimle. Gün ağarmadan dönerdi babam, Arasta’daki dükkânına. Bahçede yemekler sepet içine konup iple kuyuya salınırdı, bozulmasın diye. En çok keyif aldığım, tulumbanın soğuk suyunda ayaklarımı çırpmaktı. Tam dolu dolu tanıyacağımızda satılmış. Hey gidi günler! Tatlı hayeller gibi geçti ömürden.
Ellili yıllarda Buzcu Özer Heplevent, Buzcu İsmail Şengöz ve Sarraf Hikmet Barkın vardı. Hem meşrubat, sigara satarlar hem de Dişli satırla buz bölerlerdi. Satırın eni, boyu buzun ölçüsünü belirlerdi. Beton tezgâhın üstündeki buz kalıbını bir vuruşta ikiye bölerken, sıçrattığı buz zerrecikleri göğüs kafesimde derin suları dalgalandırırdı. Buzcu İsmail’in keçi yoğurtlu ayranı, Hükümet bulvarını küheylana çevirirdi. Akşam, dükkânının kepengini kapatan esnaf, ortasında sicim geçirilmiş buz kalıbı ile dönerdi eve. Gece yatıncaya kadar idare ederdi. Dükkânların serin bir köşesinde su testisi mutlak olurdu. Gecenin ayazı vurur, buğulanırdı bedeni. Ayakkabıcıların, Berberlerin bisiklet dinamosundan yaptıkları vantilatörler, “Ehembuhur” sıcağına meydan okurdu. O devrin çıraklarından elinde testi ile Soğukkuyuya suya gitmeyen varmı acaba? Öğle sıcağında, gizlice çaya gitmek sevinçle korkunun arasında gidip gelen çocukluk kaçamaklarımızdı. Zakkumun tepesine çıkmış heyecanımızdan hem korkar, hem keyif kalırdık. Omuzunda terazi askılı taze yoğurtcular, “ Kar var, kaaarr”.. diye bağıran “Dağ emir’in, Yayla’nın” köylüleri, “Kaymak donduurmaa..” diye öğle uykumuzu bölen Mehmet amca, çekip giden çocukluğumun yosun tutmuş imgelerinde kaldı.
Eskiden yazlıklar mı vardı. Kimi yaylaya çıkar, kimi de Adaya İçmelere giderdi.
Üstünde “Paşa yaylası” yazan şöför Hidayet’in otobüsü ile kardeşi “Pilot Ahmet” götürürmüş, Kuşadası İçmelere. Arkadan merdivenli, üstünde bagajı ve yedek lastiği olan Bmc. Hasırdan ve sazdan evler, gemici feneri ile aydınlanırdı. Mehtap denize vurduğunda erkekler kumda sereserpe, çocuklar ve kadınlar barakada yatardı. Kapaklı sepet içinde gelen, kalaylı bakır tencerelerde sarmalar, kuru köfteler, en çok rağbette kıymalı ev böreğine olurdu. Elektrik olmadığından pompalı alkol ocağı kullanılırdı. Denize karşı eğreti yaz günleri unutulmaz izler bıraktı, yüreğimin oylumunda. Sıcaktan isilik olmuş bedenimi rahmetli dayım, kucaklayıp denize batırmıştı. Bir daha batırıp çıkarır mı diye, yıllarca bekledim. O kumsalların arkası tütün tarlaları idi hep. Gece Lüks lambaları ile tütün kıran kızların şarkı dolu hayalleri, siyah beyaz resimlerin sessiz notalarında kaldı.
İlkokul yıllarımda Zafer meydanından Pazar günü sabah ezanında “ Pazarcı” otobüsleri kalkardı, bağırış, çağırış. Tekstil fabrikasının 6.30 borusu ötmeye başladımı bu kez İtfaiyenin karşısındaki Münübüs değnekcileri başlardı, “Adaya, Adayaa.., Selçuk Adayaaa” diye bağırmaya. Tahames- Trader’ler, Commer’ler ve Ford’lar, Asfaltın martısıydı o yıllarda. Zaman öylesine akıp gitti ki, Midye gözlü takvimlerden, Çavuş köprüsü yanındaki Kroba Kahvesinin çaya vuran renkli ışıkları, garson Mehmet’in “ 64 yap, Oralet yap” diye bağırışı, eski şarkıların Notalarında çoktan unutuldular.
Dsi’de çalışırken Kura ile çıkan kamp günleri rüzgâr gibi geçti adeta gençlik hayallerimizin saçlarından. Yazlıklar, yazlıkcılar oluştu, Tripleks evlerin sardunyalı kamelyalarında. Yollar kısaldı her taraf asfalt, Minibüsler adrese servis. Aykuş-tur, Davutlar, Nazilli sitesi, Yavansu. Hey be..Nerede O “Gaytan bıyık” Ali Konakçı’nın 1953 Austini, Kadir Erciş’in 52 model Gözlüklü Ford’u. Hey gidi Küheylanım! Perdeleri uçuşurdu “Milli kasa”nın, Pamucak rampasında.
Tahta şezlonglar unutuldu, komşular dama atıldı, fesleğen kokulu duvar dibi komşuluklarımızdan sonra.
Salı pazarında kulak misafiri oldum şöyle etrafa, Sizin yazlığınız nerde! Sahi bizim yazlığımız nerde! Dedim, karnımdan.
Keyifli yaz günleri.
Ercüment KÖYBAŞI - KALİMERA
|